google-site-verification: google5de5c95d93b82466.html
top of page
  • Yazarın fotoğrafıDoğa Dema

Tedirgin

Engin Atlı’nın anısına…

Ne mutluluğu ne mutsuzluğu hissedemediğimde bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum... Kendimi. Bir fincan kahve için yataktan doğrulup mutfağa yürüyor, en az otuz yıllık ve muhtemelen gövdesinde bir yerlerde hâlâ annemle dayımın küçük parmak izlerini taşıyan yorgun, beyaz kapıyı aralıyorum. Anneannem bir hafta evvel umut duası ettiği yerde kardeşinin yedisini okuyor. Bir ihtimal küçük kardeşinin ruhuna son yardımını ediyor. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum... Onun yardımını. Gözüm yoğurt kabındaki çekirdeksiz üzümlere takılıyor, ellerim yağlı saçlarımda dolaşırken. Kahve suyu koyduktan sonra fincanı duruluyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum... Durup durulanmayı. Son iki aydır korkuyorum, şekersiz ve sütsüz kahvelerden. Son iki haftadır kıskanıyorum, boynuma bir urgan gibi doladığım İsa’yı. Beni terk eden, beni bir başıma bırakıp giden herkes kötü bir haberle döndüklerinde eskisi gibi olmuyor hiçbir şey. Bu yüzden korkuyorum sade kahvelerden, soğuk kafein midemi acıtıyor ve İsa günahlarımı hatırlatıyor.


Yaş aldığımı yaş akıttıkça anlıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum… Dünyayı. Bir mezar taşına dokununca ruhum ve taş olunca etim radyoyu açıyor, eskiden olduğu gibi radyodan annemin sesini bekliyorum. Koca ellerim küçülüyor, omuzlarım daralıyor, saçlarımın rengi açılıyor… On sene önce annemin sesini taşıyan radyo cılız cızırtılarla memleketimin ayazına karışıyor, annemin sesi gelmiyor. O, yaz boyunca aklının ve kalbinin odacıklarında gezdirdiği dayısına ağlıyor. Dayısının ıslak ceviz kahvesi gözlerini, kadeh tutarken titreyen ellerini düşünüyor. Bir ihtimal küçük dayısının hayatını hayalinde yaşatıyor. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum. Bekliyorum... Hayatı yaşamasını. Pencere kenarına dizdiğim, pazardan pazara suladığım sardunyalarımı hatırlıyorum. Hatırladığım ne varsa günahlarım ve sardunyalar… Hepsi bir bir rüyalarıma giriyor. Öyle ki ben bazen Freud’u diriltmek istiyorum.


Sokak lambaları güneşe teslim olmadan çıkıyorum evden. Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum… Gençliğime. Adımlarım hızlanırken emekliler kuşkulu, liseliler kaygılı ve evsizler aç açına uyuyor. Salı sabahı sol ayak bileğime yanaşıp kokumu hatırlamaya çalışan köpekler de uyuyor. Herkes uyurken kulağımda dayımın sesi yankılanıyor, kâğıda geçirmediği şiirlerini okuyor bana. Belki de ben dayımın değil, bir şairin ölümü karşında tir tir titriyorum. Küfür geçirmeyen bileklerim buz kesiyor. Telefonda yaşlı sesler… Bir tek kendilerini dinleyip bir tek kendileri konuşuyor. Misal büyük ablası ‘’Yaşarken ölüydü, o şimdi doğdu.’’ diyor, abisiyse ‘’Yüzü hiç gülmedi, unutmayacağız.’’ diyor. Kaygılı adımlar atmaya devam ediyorum, sessizce. İhtimal kavanozlarımı intihar raflarına taşıyorum, sessizce. Kafamı kaldırıp göğe bakıyorum, onlarca kuş geçiyor üstümden. Oturup bir şiir yazıyorum dayıma, selâ niyetiyle.


109 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page